mütercim öküze binip gezmeyi de sevmektedir.



masamda hep bir sualin büyük hüznü vardır:
Hayatı en fazla kaç kişi gibi geride bırakmaya değer?

[ Ortadoğu'da öküze ortaklık ve öküzle ortaklık ]


bir "Ortadoğu yerlisi" harman yerinde öküzün ağzını bağlarken.


Kramer, bize pek çok Sümer kitabesi için olduğu gibi Çiftçi Yıllığı adı verilen kitabe için de tadı damağımızda kalan bir mütalaa bahşeder. Bizi bir kez daha Karabaşlar'ın ülkesinde rastgele bir sokakta dolaştırır, rastgele bir kapıdan içeri sokar, ama o kapının arkasında kralların, tanrıların veya tanrıçaların değil, rastgele insanların hayatını gösterir. Kramer'in bu işi yaptığı her keresinde, bulduğu her fırsatta esas güzergâhından ayrılıp talî yolları dolaşan ve temaşada bulunan meraklı seyyahlar gibi, minik ve keyifli gevezeliklere dalmasına okur alışkındır. Dahası, Kramer'in okuru bu tutumuna müpteladır. Bazı zaman bir kurban ayininin en ince detaylarını yorumlayarak günümüzdeki ritüellerle ilişkilendirir, bazı zaman küçük bir mahkeme dosyasının en silik bir cümlesinden hareketle Sümer insanının akıl almaz medeniyet ve nezaketine övgüler düzer. Kramer başta sözünü ettiğimiz yazısında da aynı üslubu takip eder, ama dikkatimizi çeken kıymetli gevezelik bu defa medenî kanun yahut bira ve misafirperverlik ilişkisi gibi sunturlu bir mevzuyu değil, öküz gibi alelade bir ticarî metanın Sümer ahlâkındaki yerini irdelemektedir.

Doğrusu biz de öküze iyi kötü aşinayız. Bu devrin insanı olarak bizde, öküzü öldüğünde ortaklıklar bitiren kasaplık bir hayvan olarak görme meyli vardır. Az biraz kitap karıştıranlarımız öküze eskilerin bu gözle bakmadığını, yiyip içtiği her şeyi kendisine borçlu olduğu mübarek bir hayvan telakki ettiğini öğrenirler. Okumalarını çok daha eski devirlere çeviren bazı çok şanslılarımız ise o devirde bazı insanlara göre öküzün dünyayı boynuzları üzerinde taşıdığını ve insanın, devletin devamı için en büyük imkân olduğunu görürler. Bunların hepsinde ortak görülmesi gereken husus ise herhâlde şudur: Öküz tarihin hiçbir döneminde bizimki kadar hor görülmemiş ve tarihin pek az döneminde Sümer'deki kadar el üstünde tutulmuştur.

Başka bir ifadeyle, Sümer devrinde öküz el üstünde, -eski Mısır'a ve Ortadoğu dinlerine de miras kalacağı üzere- dünya o el üstündeki öküzün boynuzları üstünde, nihayet bunların hepsi birden o dünyanın üstünde durmaktadır. Bu paradoksal ortaklık döngüsü neredeyse 7 bin senedir geçerlidir. 7 bin sene boyunca öküzle bir nevî Bremen Mızıkacıları gibi, kâh birimiz alta inip kâh diğerimiz üste çıkarak, daima birbirimiz üstünde, bugüne kadar gelmiş bulunuyoruz.



Kramer'in yazısına konu olan kitabe, "Eski günlerde bir çiftçi oğluna öğütler veriyordu" cümlesiyle başlıyor. Birçok Sümer kitabesi gibi bu da hayalî kahramanlar arasında kurgulanmış bir bilgilendirme metnidir ve Kramer'ce "çiftçilik elkitabı" diye nitelendirilmesi metnin Sümer yurdundaki ziraî faaliyetlerde uyulması gereken nasihatleri-töreleri madde madde anlatmasından ileri gelir. Bu topraklarda su iki bakımdan önemliydi; yılın bazı dönemlerinde az olması bakımından, bazı dönemlerindeyse ekini boğacak kadar fazla olması bakımından. Bu nedenle öğütlerden ilki tarlanın her iki duruma da hazırlıklı bir şekilde ekilmesi üzerinedir; çiftçinin tarladaki çukurları, yükseltileri ve evlekleri iyice bir gözden geçirmesi lâzımdır. Tarla evvela ayağı düzleştirilmiş öküzlerce çiğnenir, ardından çapalanır ve tesviye edilir. Öküzle ortaklığımız da böylece başlamış olur.

İkinci aşama olan tohum ekmede de Sümerler'in baş yardımcısı değişmez. Karasabanı icat eden Sümerler tarlaya tohumu düzgün bir şekilde ekmeye yarayan başka bir sabanın da mucidiydi ve her iki saban da (bardil ve şukin) öküzün arkasına bağlanarak iş görmekteydi.

Tarlada ekin büyüyüp de biçildikten sonra, yine öküz devreye girer ve harman yerinde dövme işinde Sümerlinin baş yardımcısı olur. Bütün alet edevat hazırlandıktan sonra araba arpa yığınlarının üstüne çıkartılır (öküz arpanın üstündedir) ve beş gün sürecek "yığın dövme işi" başlamış olur. Burada çiftçi, oğluna çok önemli ve dikkate değer bir nasihatte bulunur:
Harman dövme sırasında öküzler, baştan çıkarıcı, taptaze kokan arpa için adeta ağızları sulanıyorken, doyana kadar beslenmelidir. (Kramer, 2002a: 147)
Bu cümle, Kramer tarafından aynı kitaptaki Ekler kısmında verilen tam tercüme metnindeyse şu şekilde geçiyor:
Öküzleri (dövene) koşmak üzereyken, arpayı "açan" adamların (onlara-yani öküzlere) yiyecekle yardımcı olsun. (Kramer, 2002a: 442) 
Kramer birinci alıntıdaki cümlenin hemen sonrasında bizi Tesniye'nin 25. babına gönderir. Alıntıyı yapmadan önceki ifadesi de "Kitab-ı Mukaddes ile bir diğer benzerliği ortaya koyan bir öğüt" şeklindedir. Bu kuşkusuz Sümer kitabelerinde ve Kitab-ı Mukaddes'te ortak veya benzer olan binlerce cümleden yalnızca biridir. Ama aynı coğrafyanın halklarına yazılmış her iki metinde de öküz konusundaki bu hassasiyetin güçlü biçimde vurgulanması, bu halkların öküze iyi davranmaya pek de meyilli olmadıklarına bir işaret gibidir; hatta bu yorumu biraz daha ileri götürürsek, vahşi kapitalizmin nüveler hâlinde daha o dönemde bile insanların içinde bulunduğunu düşünebiliriz. Yine Çiftçi Yıllığı'nda geçen şu ifadeler de bize bunu düşündürmektedir:
... kamçının sapı sana destek olsun, tembelliğe hiç göz yumma. Çalışırlarken onların (tarlada çalışanların) başında dur (ve) ara vermelerine göz yumma. (a.g.y., s.440)
İlginçtir, ama öküzün harman yerindeyken iyice doyurulmuş olması ve sürekli beslenmesi öğütlerine benzer biçimde, bu satırların hemen sonrasında tarla işçilerinin lehinde bir öğüt vardır:
Tarlada çalışanların dikkatini dağıtma. On gün boyunca gündüz (ve) gökyüzünde yıldız (varken) devamlı çalışmak zorunda olduklarından, güçlerinin tarlada harcanması gerekir (ve) hizmetine koşturulmamaları gerekir. (a.g.y., s.440-441)
Bu sözlerin vefa çağrısı mı, yoksa tarladaki randımanı yükseltmeye dönük birer öğüt mü olduğu tartışmaya açık görünmektedir. Buna karşılık, öküzün harman yerinde beslenmesine yapılan çağrının bir vefa örneği olması kuvvetle muhtemeldir.

Tesniye 25:4'te geçen cümle, Sümer kitabesinin başlangıcında belirtildiği gibi bir öğüt olmaktan ziyade kesin bir emir hükmündedir:
Harman döven öküzün ağzını bağlamıyacaksın.
Ancak bu ifadenin, bap içindeki bağlam hesaba katılarak düşünüldüğü zaman, bir mecaz mı yoksa düz bir anlatım mı olduğu meselesi tartışmalı görünmektedir. Nitekim 25. bap "adamlar arasında" doğabilecek bir anlaşmazlıkta yapılması gerekenlerden söz açarak başlar, eşi ölen kadının kayınbiraderiyle hukukunu düzenleyen bazı yasalardan söz eder, tartı ve ölçeğin doğru tutulmasını emreder ve Allah'ın Çıkış'ta Amalek karşısında bahşettiği zaferi anımsatır; bunun için minnet duymayı öğütleyerek son bulur. "Harman döven öküzün ağzını bağlamıyacaksın" cümlesi, bu akış içinde tek başına, 4. cümle olarak gelip geçmektedir. Özetle, bu bap içinde, kişinin yanında çalıştırdığı köle ya da paralı işçilere karşı davranışı hususunda herhangi bir düzenleyici yasa geçmemekte, vahşi kapitalist tutumlara engel olabilecek herhangi bir nasihat verilmemektedir.

Kramer değinmez, ama Aziz Pavlus'un Timoteos'a Birinci Mektubu'nda bu Eski Âhit ifadesi tam da sözünü ettiğimiz, işçinin hakkını verme gerekliliği bağlamında anılmakta ve cümlenin Hristiyan ilahiyatında nasıl anlaşıldığını, tarih boyunca nasıl anlaşılacağını ortaya koymaktadır:
İyi reislik eden ihtiyarlar, bilhassa kelâma ve talime emek verenler, iki kat hürmete lâyık sayılsınlar. Çünkü kitap diyor: "Harman döven öküzün ağzını bağlamıyacaksın" ve: "İşçi kendi ücretine mustahaktır." (Timoteos'a Birinci Mektup 5:17-18)


antik Mısır tanrısı, yerküreyi boynuzlarında taşıyan Apis.

Sümerlerin ve Kitab-ı Mukaddes'in öküz telakkilerini karşılaştırırken birinin öğüt, diğerinin emir olduğu söylendi; ancak burada Sümerce metin ve Kitab-ı Mukaddes arasında Kramer'in belirttiğine ek olarak düşünülmesi icap eden önemli bir paralellik daha vardır. Çiftçi Yıllığı "bir çiftçinin oğluna verdiği öğütler" diye başlar, ama insan işi değil, baştan sona tanrısal bir metin olduğu son cümlede anlaşılır. Diğer bir ifadeyle, Çiftçi Yıllığı da tıpkı Tesniye 25 gibi kesin bir emir hükmündedir. Kitabe, bunların Enlil'in en büyük oğlu, çiftçi (aynı zamanda savaş, avcılık ve Güney rüzgârlarının tanrısı) Ninurta'nın verdiği öğütler olduğunu söyleyerek ve bu tanrıya minnet ifadesiyle sona erer:
(Bunlar) Enlil'in oğlu Ninurta'nın öğütleridir. Ey Ninurta, Enlil'in güvenilir çiftçisi, şükürler olsun sana! (Kramer, 2002a: 442)
Aynı hususta Kramer'in bir başka yerdeki ifadesi:
Belge, burada yer alan tarımsal kuralların çiftçinin kendisinin değil, Sümer'in baştanrısı Enlil'in oğlu ve "gerçek çiftçi" tanrı Ninurta'nın sözleri olduğu ifadesiyle sona erer. (Kramer, 2002b: 95)
Öküz yalnız Sümer ve Hristiyan-Musevî yasalarında değil, kadim mitolojilerin hepsinde büyük hürmet gördü. İsmi yıldızlara verildi, göğün en tepe noktasına yerleştirildi. Yunan tanrıları arasında ödeme yahut hediye olarak alınıp verilen bir kıymet gibi hikâye edildi. Nihayet Anadolu bilgeliğinde de birebir yukarıda alıntıladığımız biçimde, harman döven öküzün ağzı bağlanmaz diye bir atasözü yer buldu ve binlerce yıl dilden dile dolaştı.

Öküze gösterilen ve içtimaî hayatta büyük faydalar vaat eden bu kadim hürmet, çağımızda motorlu taşıtları muhatap almış görünmektedir. Bunu traktörüne "ekmek teknesi" fikriyle ahlâkî bir ihtimam gösteren çiftçimizle örneklendirebiliriz. Çünkü bizim çağımızda traktör bulmak öküz bulmaktan çok daha kolay hâle ya geldi, ya gelmek üzeredir.

***

Samuel N Kramer, Sümerler, çev. Özcan Buze, Kabalcı Yayınları, 2002a İstanbul.
Samuel N Kramer, Tarih Sümer'de Başlar, çev. Hamide Koyukan, Kabalcı Yayınları, 2002b İstanbul.
Kitabı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, Kitabı Mukaddes Şirketi, 1993 İstanbul.

(bu yazı bir taslak falan filan.)


[ eskiler iz sürerdi ]



Niyazi Berkes, 1932 tarihli Felsefe Yıllığı’nda Niyazi Hüsnü imzasıyla (soyadı kanununa henüz iki yıl vardır) yayımlanmış bir yazısında, mütercim Semiha Cemal’in Apoloji ve Kriton tercümelerini nazik bir üslupla, fakat alabildiğine titiz bir eleştiriye tabi tutar. Berkes’in –belki bir kadim dostluktan ötürü– bu hususlarda örneğin Cemil Meriç kadar katı ve alaycı bir dil seçmeyişi, aksine alabildiğine nazik, naif bir üslup benimseyişi dikkat çekicidir. Gerçi aynı nazik ve naif üslup Felsefe Yıllığı’nın her yazısında, her satırında kendini belli eder. Buna en güzel örnek belki de Felsefe Cemiyeti’nin kuruluş ve adlandırma hikâyesidir. Hikâye, büyük ihtimalle Hilmi Ziya’nın kaleme almış olduğu Felsefe Cemiyeti Haberleri başlıklı yazıda (ne yazık ki herhangi bir imza yoktur) uzun uzadıya anlatılır. Buradan öğrendiğimize göre, ilk toplantıda üyelerden bir kısmı cemiyetin adının o dönem Türk felsefesinin en tanınmış adlarından biri olan Ziya Gökalp’e atfen Ziya Gökalp Cemiyeti olması konusunda ısrarcı olmuş,
"...bunun üzerine içtimada hazır bulunanlardan Hilmi Ziya Bey söz alarak bu teşebbüsün lehinde idarei kelâm etmiş; bununla beraber İngiltere’de bir (Aristotle) cemiyeti ve Almanya’da bir (Kant) cemiyeti olduğu gibi Türkiye’de bir (Ziya Gökalp) cemiyeti tesisi doğru olamıyacağını; bu nevi teşekküllerin daima âlem şümül şöhrete malik büyük mütefekkirlerden birinin ismine izafe edilmesi lazım geldiğini söylemiştir. Ayrıca Türk tefekkürünün ilk büyük ve orjinal müessis şahsiyeti olan (Mevlâna) nın ismine nispet edilecek olursa “mevlevilik” ile iltibas etmiş olacağını veya Garp tefekkürünün müessisi olan (Sokrat) a nispet edilirse İstanbul halkı arasında sokrat eczanesile karıştırılabileceğini ilave ederek cemiyetin sadece (Yeni Felsefe Cemiyeti) ismini taşımasını teklif etmiştir."

Zambaklı münacaat



senin arkan sıra kıble önünde bir istikamet vardır
ora secde bura gülsuyu her gününde bir kamet vardır.

bize yükleme halkın yükünü bizdedir senin vah vahın
dolup boşalan testimizde esrarlı bir keramet vardır.

bu kerametin darasını cami cemaati çekmezse
trikotaj ehlinin de neşesinde bir melamet vardır.

biz esrarına kandığımızca şu halka sırtımız dönük
halkla husumetimizde sırlanmış bir alamet vardır.

yetişir ki halk silkmesin beynimizi nerde bu sır diye
başındaki tavan neyle kaim, nasıl bir ikamet vardır?

budur aczimiz amma senden iyi tanırız kendimizi
nerede bir tefekkür varsa orada bin nedamet vardır.

sürçen dil olsun ya hû kalbin ikrarı ta ezelden belli
yoksa ne cismimizde kir ne mayamızda ihanet vardır.

ya hû dediysek kim ola bu izzet kimin en büyük kahrı
her ikisini ondan umarız onda bir selamet vardır.