[ mr. attila ilhan ]



Suna Su*

when corpse of september is in mud
when is stabbed in a sikik grove
bleeding in her mouth
in her red lenghty beard

suna su is afraid of dark
woken up with a start
clasping a heart in her palm
when eyes of month look from a window
had no eyebrow coz are fallen
suna su is afraid of her center

a september stabbed in each year
and gulls casted from scope
fall is acayip ashamed of this city
hiding her bloody hands and ashamed
that her hands are cold like a sparrow
am ashamed of my dreams
suna su wakes up asunder
and clouds contemplate asunder
there is a novel in her minute
every minute is a road
kisses kisses kisses.

gulls are casted from the scope
when sea can see everything only in red
when my volcano gets started
when the city makes up gray
when I put on my solitude
when suna su puts her dreams on
when september draggles her hands
when she cannot take place for her heart
she thinks, she thinks, she thinks.

*https://tinyurl.com/ych2453c


[ phaidon okurken üzülmek hakkımızdır ]



Çünkü -Şölen dahil- her diyalog bir tragedyadır. Çünkü külliyattaki kitapların her biri bizi Phaidon'a bir adım daha yaklaştırır. Kriton'da perde açıldığı an, ilk cümleyi gözleri yumuk yumuk, uykudan yeni uyanmış çirkin oğlu çirkin Sokrates'ten işitiriz: Neden bu vakitte geldin Kriton? Yoksa o kadar da erken değil mi?

Ne kapı sesine uyanmıştır, ne de Kriton uykusunu bölme cesareti göstermiştir. Hatta Kriton çoktan gelip sessizce içeri girmiş, birkaç saattir başucunda öylece beklemektedir.

Sokrates'i uyandıran şey, gördüğü tatlı rüyanın son bulmasıdır. Şöyledir o erotik rüyayla alakalı Platonik metin: Beyaz giysiler içinde güzel ve hoş biçimli bir kadın bana yaklaştı, adımı seslenip dedi: Sokrates! Üçüncü günde varacaksın Pythia'nın bereketli düzlüklerine.

Yani o gemi Kriton'un düşündüğü kadar erken gelmeyecektir. Tam bir gün rötar yapacaktır.

Ama zengin ve nüfuzlu Kriton, Sokrates'in bu rüya için getirdiği yoruma inansa bile onu inadından vazgeçirme kararlılığını elden bırakmaz. Çünkü bilir, yarın değilse ertesi gün, eninde sonunda olacaktır. Atinalıların kararı karardır. 

Gelgelelim Kriton'un parası ve hatırlı dostları Sokrates'i yolundan çevirmeye yetmez (rüşvetçi Kriton'un ipiyle kuyuya iner mi Sokrates) ve sonuçta, iki gün sonra perde yine aynı yerde açılır. Bu defa sahnelenen oyun Phaidon'dur. 

Ama nedir, aniden can sıkıcı bir tip dolaşmaya başlar diyalogları: Paroslu Euenos. Evet bugüne kadar hiçbir diyalog okuru, hiçbir felsefe tarihçisi, hiçbir vegan vejetaryen kafayı takmamıştır bu Parosluya. Paroslu kimdir ve kimden ne istemektedir? Kimdir ki ilk diyalogdan son diyaloğa teklifsiz sıçrayıp durmaktadır? Ne kadar sinsidir de hiç kimsenin gözüne ilişmemiş, hiç kimsece düşünmeye değer bulunmamıştır?

Yoksa gözden kaçan şu mudur: Sokrates, yani kaltak bir şiirle mücadeleye ömrünü hasretmiş olan enayi Sokrates, yetmiş küsür yaşına kadar beklemiş de ölümüne birkaç gün kala namuslu bir şiir yazma arzusuna kapılmıştır ve kendisiyle aşık atacak tek insan evladı olarak, karşısında Euenos'u bulmuştur. Kebes Phaidon'un bir yerinde şöyle diyor Sokrates'e:
... geçenlerde Euenos, daha  önceleri hiç yapmadığın halde buraya geldiğinden beri ne diye böyle şeyler yazıp durduğunu sordu. Bir daha sorarsa, ki soracağına da eminim, onu cevaplayabilmemi istiyorsan ne demem gerektiğini söyle bana.
Euenos'un kaygıya kapıldığı bellidir. Ölüm döşeğinde Aisopos'u şiirleştirmeye ve ilahiler çalıp söylemeye merak salan Sokrates, onu elbette tahtından edebilirdi. Ama hesaba katmadığı bir husus vardı. Şu: Felsefe tarihindeki çoğu yanlış yorumlara rağmen, Euenos'un bir Sofist olduğu aşikardır: Savunma'daki ibiş Kallias'ın tuttuğu paralı hoca budur. Phaidros'ta, Sokratik bir ironi içinde Sofist Teisias, Hippias ve Gorgias'la aynı çetelede övülen de budur. Bu adam kimdir? Belli ki iyi söz söylemekte ve güzel giyinmektedir. Belli ki Atina'nın şurasında burasında arzı endam edip Sokrates'in gözüne batmakta ve Sokrates de onu her gördüğünde "of" deyip iç geçirmektedir. Galiba Euenos da her Sofist gibi dizi oyuncularına fena halde benzemektedir.

Sahiden kimdir bu Euenos? Bizim neyimiz olur? Niye böyle dert edelim? Hayret edilesi biçimde Phaidon'daki Sofist yamakları ondan övgüyle bahsetmektedirler. Phaidros onun adını duyduğu her defasında hop oturup hop kalkmaktadır. Sokrates bu kadarına dayanamaz. Sokrates onu ölmeden evvel bir kurbanlık horoz gibi selamlamak ister. Sokrates ölmeden birkaç dakika evvel şöyle bir selam gönderir bu seksi düşmanına: 
... Euenos'a bunları anlat Kebes, sağlık dileklerimi de ilet kendisine. Aklı varsa olabildiğince çabuk gelsin arkamdan. Bildiğiniz gibi bugün gidiyorum ben...
Sokrates'in bu sofist oğlu sofistten bir umudu olmuş mu, hiç bilmiyoruz. Ama bu gidiyorum lafının üstünde az biraz durmak boynumuzun borcudur. Çünkü bu gitmek bildiğimiz gitmek anlamındaki ἔρχομαι değil. "Yer değiştirmek" anlamındaki χωρεῖν de değil. "Yürümek" veya "adım atmak" anlamlarına gelen βαίνειν veya βαδίζειν de değil. Bu cümlede bilerek ve isteyerek, fevkalade şairane biçimde, ἄπειμι fiili kullanılmış; en basit bir apo+eimi ayrıştırmasından bile görüleceği gibi, bir şeyden kurtularak varolmak anlamında. 

Sözcüğün Liddle-Scott'a göre anlamları: çıkıp uzağına gitmek, kopmak; (askerlikte) terhis olmak; savaştan eve dönmek; (hastalıktan) taburcu olmak.

Sokrates'in Euenos'un gıyabında söylediği bu sözlerin hemen sonrasında intihar etiğiyle alakalı teknik mevzuların çıkagelmesi kaçınılmazdır, ne gelir elden. Bu müptezellik, bu fırsatçılık, bu seviyesizlik, bu akademisyenlik de Platon'un hesabına yazılsın. Ama biri kalkıp Euenos mu yoksa Sokrates mi daha iyi şairdi diye sorsa, ben -salağın biri gibi görünmeyi her durumda göze alarak- dilimiz ikisine de bir fırsat olarak sunulsaydı derim, Sokrates'in son sözleri mutlak şunlar olurdu deme imkanım büyük ihtimalle olurdu derim:

leyla mıyım mecnun muyum çöl müyüm
arı mıyım çiçek miyim bal mıyım
köle miyim bir yavşağa kul muyum
hiçbir türlü bulamadım ben beni.

[ keşke var olmasaydı dediğim 10 adam ]



no 9. Mantineialı Diotima

[ wallace stevens ]




VE KRALI OLUR BİR TAVŞAN BÜTÜN HAYALETLERİN*

Bir şekilsiz gölge güneşi yuttuğunda
ve kürküne düşen cılız bir ışık kaldığında
gün kapanırken düşünmenin zorluğu-

Gündüzleyin sütünü içip duran bu kedi vardı
kocakıçlı kedi, kızıl dil, yeşil fikir, ak süt
şu Ağustos vardı ayların en huzurlusu.

Yani en huzurlusu çimenlere uzanmak
o kedi heykelinden çok uzakta
ayda unutulmuş o kedi heykelinden.

Bu ışığın bir tavşan ışığı olduğunu hissetmek
içinde her şeyin "sen" anlamına geldiği ışık
hiçbir şeyin izahını gerektirmeyen ışık.

Düşünmeye değer ne var. Her şey özünden çıkagelir,
doğu batıya çullanmış ve batı bütün aşağılara
Hiç dert değil. Çimenler doludur

Senin hesabınla dolu. Bütün ağaçlar senin hesabına
ve gecenin engin genişliği senin hesabınadır
bir hesap bütün sınırlara değip duran,

Sen artık bir hesapsın gecenin köşelerini dolduran.
Kızıl kedi kürk gölgeleri arasında kaybolurken
Orada büyür senin sırtındaki kambur, büyür de büyür

Kambur büyür ama nasıl büyür, kara bir taş olur
kafan boşlukta bir oyuk gibi, oturursun öyle
küçük yeşil kedi çimenlerde bir böcektir.

https://tinyurl.com/yatmyzsb

[ murat belge aslında ne diyor? ]




Geçtiğimiz ayın beşinde altısında, Türk kâğıt sektöründe çok çarpıcı bir gelişme oldu. Türkiye'de bohem'in varıp varabileceği en entelektüel seviyeyi yıllardır başarıyla temsil eden Murat Belge şiire değindi. İnanılır gibi değil, ama Murat Belge modern şiire lütufta bulundu, modern şiire tenezzül etti. Bu alçakgönüllü davranışı on beş yirmi günde bir düzenli olarak seslendiği, taptaze bir anne özeniyle beslediği Belgeci kitlenin tam istediği biçimde sergiledi ve onlara modern Türk şiiri'nden değil, Türkiye'de modern şiir'den bahsetti.

Yukarıdaki sözlere bakarak, ne olur, aşağıdakiler hakkında peşin hüküm vermeyin ey. 

Çünkü başkalarının aksine ben, cüzî mesleğimin pekâlâ bilincindeyim, önyargılı bir felsefe tarihçisi olmamaya özen göstermekteyim. Ama şu parantezi açmama da hoşgörüyle bakın: (Filolog Murat Belge'nin şiire değinmesini bir sınır ihlâli gibi görseydik hem yeni bir şey söylemiş olmayacaktık, hem de belki bireysel hak ve hürriyetlere tecavüz suçlamasına maruz kalacaktık. İşte bu nedenle, böyle bir haşin perspektifte söylenecek her sözü (gerçi çok daha keyifli bir yazı olurdu ama) tonton tarihçilere ve kitap okumaktan sakalını kesmeye zamanı kalmayan Türk edebiyatı araştırmacılarına bırakmak yeğdir. Gerçi onlar da yapacaklarını yaptılar. Sonra şu da var, karşımıza her an bir Belgeci çıkıp "bugüne kadar hiç kimse Popper'a neden nevi şahsına münhasır bir "Modern Dünyada Siyaset" kuramı varmış gibi davrandığını sormamışken, Belge'ye de neden nevi şahsına münhasır bir "Modern Türkiye'de Şiir" kuramı varmış gibi davrandığı sorulamaz" nevinden abidik bir argümanla yüzümüze tükürük saçabilir.

Gerçi Sir Karl R. Popper ve Sir Murat Belge. Evet var böyle bir paralellik. Hatta bu analoji Sn. Belge'nin pek hoşuna da gidebilir. Belgecilerin de sonuna kadar hakkı var. Yani böylesine namuslu sorular soran bir felsefe tarihçisi çıkarsa (entelektüel çapı ister sekiz tane Belge'yi birden hakem düdüğüne çevirip çalsın) nezaketsizlikle, köylülükle, milliyetçilikle, hatta faşistlikle yaftalanıp tartışma dışında bırakılabilir. Yani namussuz okur-yazar (onların deyimiyle aydın) atmosferinin başlıca karakteristiği budur, böyle her adam görmezden gelinir, yok sayılır. Çünkü yaklaşık bir asırdır Türkiye'de edebiyat'ın -Türk edebiyatı'nın değil- en kıymet verdiği tutum oportünist salon beyefendisi tutumudur. Bu mesele için de söylenecek çok söz var, ama naçiz derdim bu paragrafın naifliğini fazlasıyla aştığından, bu parantezi nezaketle kapatıyorum.)

Rivayete göre çoğu kişinin okumadan eleştirdiği bir kitapmış. Şimdi benim de bir millî felsefe tarihçisi olarak, Belge'nin gün yüzüne çıkan son başyapıtı Şairaneden Şiirsele'yi okumadığımı baştan itiraf etmem icap eder. Hatta küstahlığımı biraz daha ileri götüreyim de bu kitabı asla okumayacağımı, okumaya değer bulmayacağımı itiraf edeyim.

Çünkü Sir Belge'nin bu kitapta bana verebileceği hiçbir şey yoktur. Sir Belge'nin "falanlar filanlar" minvalinde ilerleyen, İkinci Yeni fetişisti birinci sınıf üniversite öğrencilerine dedikodu heyecanları telkin eden mahalle bakkalı gevezeliği ilgi alanıma hiç ama hiç girmemektedir. Aksine, sözlerine mesele sadece akademik diye başlayan Belge elbette her kitap özneldir diye devam etmekte ve böylece benim yerli ve millî akademisyenliğimi şaşırtıcı derecede tahrik etmektedir. 

Yani nedir, filolog Belge Türk şiirini ne olarak görmektedir? Türk şiiri X partisi il başkanlarına dalkavukluk eden bir müteahhidin gavur gibi yaşayan müslümanlar için tasarladığı bir rezidans külliyesi midir ki Sir Belge şimdi artık edebiyata geldim ve yerleştim diyebilirim diye kendinden emin konuşabilmektedir? Türk şiiri sit alanına kurulmuş, fahiş fiyata satılan bir yazlık mıdır? Bu yerleşme dövizle mi olmuştur? Nurullah Ataç için Turgut’tan yana zarımı atarım mı diyor, bir şey diyor nevinden bir cümle kurma cüretini gösteren Belge şöyle bir soruyu viski içerken kendisine hiç sormuş mudur: Türk şiirinde bugüne kadar hangi ülkenin parası geçer akçe oldu lan?

Geçici bir hükumete muhalefet yapayım diye asıl millî olanı reddetmek nedir? Sen Cemal Süreya kadar millî olabildin mi? Mehmet Emin'den salyalı ağzınla bahsederken ağzındaki asıl bakla Mehmet Âkif'in şiir yazmadığıysa, bu kadar ıslatman niye? Kimden çekinmektesin? Eğer İsmet Özel'in İngiliz millî marşını pekâlâ yazabileceğini yahut Wordsworth'un İstiklâl Marşı'nı yazmış olabileceğini söylemekse niyetin, ne diye böyle geveleyip durmaktasın?

Şiir tarihine dair başyapıtında İsmet Özel'den tek cümle bile bahsetmeyen ey Sir Murat Belge, bunu kendi çağdaşın olan şairlerden bahsetmeme gevşekliğine bağlarken kitleni kandırmaya mı yeltenmektesin: İşte, İsmet Özel falan, kendi kuşağımdan adamları almadım. (Tabii Sir Belge ne cevap verecek bilinmez, ama bu sırada Orhan Koçak Kemal Özer'in neden burada olduğunu sormaktadır.)

Sen ey Sir Belge, Türk solcusu değil de Türkiye'de bir solcu olarak, İsmet Özel için şu cümleyi ekleme hakkaniyetinden hiç geri durur musun: Ama İsmet Özel çok birinci sınıf bir şairdir. Ne demek? Bu cümle düşüğü çok birinci sınıf bir şair tanımlamasının bir mecburiyet değil, "yani eh" diyen liboşça bir göz kırpış, "beni hoş gör sevgili Birikim abonesi" türünden bir İngiliz mimiği olduğunu Belgeci olmayanlar fark etmez mi sanmaktasın?

İsmet Özel hakkında şöyle bir cümle de kurmaktan geri durmuyor Sir Murat Belge: Epeydir rastlamadım. Kendisine de şiirine de. Yazıyor mu? Yayınlıyor mu? Ey Belge, sen en son ne zaman organik bir şiir dergisine para verip de okudun, İETT'ye en son ne zaman akbil bastın da İsmet Özel'le karşılaşabilesin?

Şimdi Karakoç'tan bahsetsem daha büyük bir dert olacak. Belgeciler Geldiler diye bir şiir yazsam müptezel sayılacağım. Bayramlık ağzımı açsam mahkemelerle başım derde girer.

Buna en iyisi bir istirham diyelim: Benim Sir Belge'den istirhamım Orhan Koçak'ınki gibi teknik yahut Enis Batur'unki gibi vefakâr bir istirham değil. İsmet Özel'inki gibi alayına haddini bildiren, boyunun ölçüsünü alan bir "istirham" da olamaz.* Genç ve millî bir Türk Felsefe Tarihçisi olarak benim Belge'den istirhamım gayet rasyonalist, iyi niyetli bir istirhamdır: Bir dahaki sefere Türkiye'de şiiir'e değil Türk şiirine kulak ver ulan: 

Murat Belge diyor ki, ne diyor Murat Belge? 
Keşke yalnız bunun için olsaydım filolog.