felek kime 'gülme' demişse cihanda.

 modern yunancada polis'in αστυνομία olmasına ne demeli?
kendi sattığı malı yemeyen zeytinyağı tüccarı zihniyeti.

tarihin tozu vs.


şevket rado bugün 103 yaşında.
ama niye hatırladım hiç bilmiyorum.
adam orhan pamuğun eniştesiymiş.
o nedenle ş. radoyu unutmayalım arkadaşlar..


bu arada belki alakasız ama

tam yirmi yıl önce bugün
CEVHER DUDAYEV
şehit olmuştur.

i. Kant und das Gewissen [2]



Belki bu önemsiz yazının başlığı, (her iki dünya savaşının yıkıcı etkileriyle şekillenmiş) yeni dünyanın eski ülkelerindeki geleneksel bürokrasilerin, ya da tarihi 100 yılı bulmayan o ülkelerde halk bilincine artık iyice bir yerleşmiş bazı yaygın kanaatlerin dünyada son 30 yıllık süreçte yaşanan gelişmeleri yakalayamamış veya bu gelişmelere ayak uydurmaları sistemli biçimde engellenmiş olmalarından hareketle, Bir Yüksek Batı Ülkesi Olarak Almanya'da Bürokrasi ve İktidar Çatışmaya mı Başlıyor? şeklinde belirlenebilirdi. Fakat bu başlık, en az şu yukarıdaki cümle kadar gönül bunaltıcı ve okunaksız olurdu. Öte yandan, mevzuyu Avrupa'nın dışına doğru genişleterek, Gelişmiş Birtakım Ülkelerde Yerleşik Bürokrasiyle İktidarlar Çatışmaya mı Başlıyor? da diyebilirdik ve bu çok daha sıkıcı ve kırıcı olurdu. Fakat sonuç olarak, söylediğimizle çok benzer bir uyuşmazlık, yakın dönem Türkiye tarihinin son on beş yıllık kesitinde de göze çarpmıyor mu yoksa? Ben her şeye rağmen bu önemsiz yazı için bu sarsıcı başlıkların hiçbirini kullanmadım ve burada az sonra dile getireceğim düşünceleri neden bundan birkaç yıl önce yine bu sitede yayınladığım "i. Kant und das Gewissen [1]" başlıklı yazının devamı olmaya layık bulduğumun kolayca anlaşılacağını ümit ediyorum. Nitekim sevgili muhalif erbab-ı Cumhuriyet, i fevkalade mühim bir harftir.

Bazılarınca, son 30 yıllık süreçte yaşanan gelişmelerden kastımızın ne olduğunu tafsilatta fayda görülebilir. Fakat aksine, bu gelişmelerin hepsini birden "Küreselleşme" başlığı altında toplamanın daha faydalı olacağını şuradan hareketle kestirebilmek ve kabullenmek gerekiyor: Dünya savaşlarını izleyen ve görünüşte sütliman olan dönemin kapanışı, Sovyetler'in dağılmasıyla tescillendi. Çünkü bu dağılmayla birlikte, ne ilginçtir ki kısmen Orta Asya'da ama esasen Ortadoğu'da, pek çok güç odağı başıboş kalmıştı. Dağılma, CNN televizyonunun kendine özgü canlı yayın tarzıyla ilk karşılaşmamıza vesile olan Körfez Savaşı'ndan yaklaşık bir yıl sonra gerçekleşmiştir. Aslında dağılmanın tarihi çok gerilere, 80'lerin de öncesine, örneğin Rusya ve Amerika arasındaki, II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha bir ateşlenen dünyayı şekillendirme yarışına kadar götürülmelidir. Doğu Bloku, Balkan coğrafyası ve elbette Ortadoğu üzerinde zar gibi atılan ve birkaç on yıl sonrasında milyonlarca insanın hayatına bedel olacak bazı ayrıştırıcı stratejilere de dayandırılabilir. Hatta biraz spekülasyonlardan da hareket etmeye izin varsa, uzay teknolojilerindeki büyük çekişmenin de bunda pay sahibi olduğu söylenebilir. Ama sonuç olarak "Küreselleşme"nin sırf ekonomi, kalkınma, insan hakları ve uygarlaşma başlıkları altında kalmayıp, aynı zamanda savaş, terör ve ekonomik çöküşleri de kapsamına alacağının ilk işaretleri, Körfez Savaşı ve Rusya'nın dağılmasıdır. Bu iki olay, yeni dünyanın eski ülkeleri üzerinde en büyük etkileri meydana getirmiş ve büyük çaplı politik, toplumsal kırılmaların zeminini hazırlamıştı. Kuşku yok ki, bu kırılmaların en riskli olanı, terör bağlamında düşünülmesi zorunlu olan ve son on yılda alabildiğine yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığıdır.

Bu ilk maddeyi biz doğrudan doğruya Irkçılık başlığı altında toplayalım ve ırkçılığın tarihini de başta Avrupa olmak üzere, Almanya'nın bizzat "yazıp" şekillendirdiğini hakkaniyetli biçimde kabul edelim. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da yaşanan ve insanlık tarihinin en büyük felaketi, insanlığa en büyük hakaret, yaşanmış en büyük trajedi vs. nitelemelerle medyada ve eğitim müfredatlarında sürekli yer bulan, dünya tarihinin özel adla anılmış ilk toplu kıyımı Holokost bunu tek başına gösterecek güçte bir örnektir. Tarih sicillerinin artık uluslararası siyaseti güçlü biçimde belirlemeye başladığı bir dönemde; bu hadiseyle, minik bir Batı geleneğinin gereği olarak kıyaslanıp duran (ve birkaç gün sonra yeniden hararetle tartışılmaya başlayacak) 1915 Ermeni Olayları, Batı bloku tarafından, başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, Cezayir'de ve bütün bir Kuzey Afrika'da, Hindistan'da (ki genç Türkiye Cumhuriyeti Hindistan'ın sömürgeden kurtulma mücadelesine çok büyük bir anlam atfetmekteydi) yaşanan insanlık ihlallerine karşı hep bir emniyet supabı olarak kullanıldı, kullanılmaya devam edecek. Ama bizim içerideki muhaliflerimiz de dahil olmak üzere hiç kimse kalkıp ("Tehcir" lafını kullanmak şöyle dursun) bu üzücü hadiselerin başlamasından çok önce, Ermeni milis topluluklarının Kafkasya ve Doğu Anadolu'da bir yıla yakın bir süredir Ruslarla işbirliği hâlinde toplu kıyımlar düzenlediğini söylemedi, söylemeyecek. Almanya'daki meşhur "Holokost" teorik veya pratik olarak egemen olduğu süreçte Polonya'daki veya Almanya'daki Yahudiler ne Ruslarla ne de başka bir işgalci kuvvetle işbirliği yapmamış; yağmalara, toplu kıyımlara vs. hiçbir şekilde kalkışmamıştı. Yahudilere karşı "sistematik" kıyım başladığı sırada Almanya topraklarında Yahudi milislerin işbirliği yapabileceği herhangi bir işgal gücü de söz konusu değildi; bu sırada Almanya'nın açtığı bütün cepheler topraklarının dışında, aksine kendi işgal ettiği topraklardaydı. Bu durum en başta, Hitler'in kafasının içinde, dünyaya karşı üstün bir Alman ırkının inşa edilme biçimiyle ilgilidir. Hitler'in ırkçılığı o kadar ileri gitmiştir ki, sırf Almanya'yı değil, bütün Avrupa'yı ve hatta I. Dünya Savaşı sonunda diğer Batı güçlerinden kazanamadığı, onlar karşısında bir bir kaybettiği bütün sömürge topraklarını saflaştırma düşüncesine varmıştır. O küçük kafanın içinde vuku bulan "Alman Irkı" inşaatındaki en belirleyici harcın Kant tarafından ortaya koyulmuş "dünya yurttaşı Avrupa insanı" olduğu da bu noktada kendini belli eder. Platon ve Aristoteles değil, Kant; Augustinus veya Leibniz de değil, doğrudan doğruya Kant. Irkçılığın modern ilkelerini belirlemiş Nazi bürokrasinin en meşhur figürlerinden biri olan Eichmann'ın, Kudüs'te dönemin İsrail Hükumeti tarafından görülen davasında (bu subay Holokost'tan yıllar sonra Mossad tarafından Arjantin'de yakalanıp Kudüs'e getirildiği ve uluslararası bir mahkeme yerine doğrudan Yahudi yargıçların karşısına çıkarıldığı dönemde, tıpkı Türkiye gibi Almanya'nın da bütün iç ve dış politikaları, kendisini fiilen işgal etmiş ve Soğuk Savaş mücadelesini hararetli biçimde vermekte olan Amerika tarafından belirlenmekteydi) eylemlerinin temel saikini Kant'ın "kategorik imperativ"iyle açıklayacak kadar dürüst davranmması, hem felsefî hem de politik bakımdan pek çok hakikati gözler önüne serer.

Kant'ın, başarısız olduğu yeni yeni sorgulanmaya başlayan Kategorik imperativ projesi, kendisini bütün dünya halkları ve bütün kültürler karşısında üstün gören, daha başarılı ve daha ileri gören bir Avrupa insanı meydana getirmişti. (Burada etik bir ilkeyi uluslararası politiğe genellemiş olmamın sebebi, tarihin ortaya koyduğu çok sayıdaki objektif belgenin öncesinde, belki de felsefede mühim ve eski bir geleneğe, yani 'siyasetin evvela etik tarafından belirlendiği' düşüncesine inanıyor olmamdır.) Yaklaşık bir yüzyıl sonra sosyal Darwinizmin de ivmelendirici etkisiyle, bu düşünce, sarışın, beyaz tenli ve mavi gözlü adamı, Avrupa dışında kalan bütün kültürlerin bir tür kalkındırıcı, uygarlaştırıcı müdahaleye ihtiyaç duyduğu fikrine vardırıyordu. (Aslında bunun ilk örnekleri birkaç yüzyıl öncesinde Amerika'nın keşfiyle ortaya çıkmıştı; fakat tek fark, Amerika'yı "fetheden" barbar Avrupalıların bu fethi herhangi bir uygarlaştırma misyonuyla değil de doğal kaynakları sömürme, köle sağlama ve kendisi için yeni dünyalar yaratma amacıyla yaptıklarını gizleme gereği duymamalarıydı. Hristiyanlığın bu kıtalara barış ve huzur götürmeyi amaçladığı yönündeki düşünceler, çok sonraki dönemlerde misyoner yaklaşımların sergilediği bazı doktrin üretme çabalarından ibarettir. Sonuçta modern tarih bilimi otoritenin her türlü eğip bükme girişimine açıktır.)

Dünya halkları Kantçı projenin (bilhassa çoğulcu demokrasinin ve dünya yurttaşlığı'nın) başarısız olduğunu anlamak için, sömürgelerden yüksek Batı toplumlarına akan emeksiz ve karşılıksız zenginliğin suyunu çekmesini beklemek zorundaydı. Bu proje, emek verilmeksizin ortaya çıkacak bir sermaye olmadan ayakta tutulamayacak bir projeydi. Dünyanın bütün halklarına karşı gövde gösterisi biçiminde sergilenecek bir kalkınma, sanayi ve yüksek yaşam standardı için gerekli para, kolonileştirme dışında hiçbir yolla sağlanamazdı. Koloni bitti, demokrasi ve dünya yurttaşlığı projesi son buldu. Bu nedenledir ki bizzat yüksek Batı, insan hakkı ihlalinde, sınırlarından içeri kabul ettiği dünya yurttaşları'nın ziynet eşyalarını gasp edecek kadar ileri gitmek zorunda kalmıştır.

Yüksek Batı'nın bu zavallılığını anlamak bizim gibi Doğu toplumları için elbette olanaksızdır, fakat bir nebze olsun "empati" yapmayı deneyebiliriz: 20. yüzyıl kolonilerini oluşturan süreç, bahane olarak daima bir uygarlaştırma ihtiyacının öne sürüldüğü bir süreçti. Fakat Avrupalı salon beyefendilerinin bu bahanesinin büyük geçerliği o dönemle sınırlı kalmadı. Her yılın 24 Nisan'ında, başkanının Ermeni hadisesi hakkında hangi sözcüğü kullanacağını nefesimizi tutarak beklediğimiz ve daha sonrasında türlü tercüme hilelerine başvurarak yumuşatmaya çalıştığımız Amerika'nın, kendi göbekli adasının çok uzaklarında yerleştiği bazı topraklardaki ithalat-ihracat faaliyetlerine bakılınca, bu bahanenin günümüze kadar geçerliğini koruduğunu anlamak zor değildir. Göçmenlere dönük vurdumduymazlığı aşan, insan onurunu çiğnemeye başlamış politikalar karşısındaki şu ketumluğa bakılırsa, aynı Amerika, Almanya'nın II. Dünya Savaşı'ndaki başlıca müttefiki olan Japonya'ya yaptığı ve yüz binlerce (dolaylı olarak milyonlarca) insanı etkileyen uygarlaştırıcı hamlesiyle de başka ülkelerdeki muhalif ve Batılılaşma yanlısı aydınların ve yazarların takdirini toplamışa benziyor. İşte bu zihniyet, (hem Amerika'nın hem de kör bir Batılılaşmaya gönül vermiş, canla başla destek olan "ülke içi aydınların" zihniyeti), Almanya'nın II. Dünya Savaşı boyunca ortaya koyduğu tavır ve politikalardan bağımsız düşünülemez.

Yarım saat evvel bu yazıya başlarken, açıkçası sözün bu kadar dallanıp budaklanacağı hiç aklıma gelmemişti; hele ki Avrupa'nın vs. medeniyetlerini ve siyasî tarihlerini böylesine kaba, "Doğulu" bir üslupla elleyip taciz etmeyi hiç amaç edinmiş değildim. Ben yalnızca ZDF televizyonundaki skandala şöyle bir değinip geçecektim. Fakat ne kadar da naif düşünmüşüm; demek nasipte, ZDF hakkında söyleneceklerin teorik bir zeminini yaratarak adını "i. Kant und das Gewissen [2]" koymak varmış. Madem öyle, ZDF olayını yine aynı hoyrat tavırlarla düşüneceğimiz yazının başlığı da şimdiden belirlenmiş olsun. Çünkü iki yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa ve [yakın ya da uzak] etrafında gerçekleşen hadiselerin hiçbiri Kant'tan, Kant'ın kafasındaki "Avrupa insanı"ndan, Kant'ın kafasındaki "Doğu insanı"ndan; Kant'ın o küçük kafasının içindeki "Türk"ten bağımsız düşünülemez. Keşke Aydınlanma'nın, Petrarca'nın kafasının içindeki Aydınlanma'nın, yani Kant'ın ve çağının en alımlı sözcüğü olan o sahtekâr "Aufklarung"un, bizdeki "Aydın" figürü de yaratmaktan yüzyıllardır imtina etmemiş o salon beyefendisi vahşetin aslında hangi karanlığa karşı bir hareket olduğunu da uzun uzadıya irdelemek için zamanımız olsaydı...

Hiç de sponsorum olmayan Karahöyük Şarap Evi'ne teşekkürü borç bilirim.



İçinde bulunduğumuz çağın korkunç hengamesi, felsefenin yalnızca theoria’sına değil, aynı zamanda praksis’ine de hâlâ içtenlikle inanan bizim gibi saftorikleri Platon’a çağırmaktadır. Ne söylediğimizin apaçık ortada olması ve muhataplarımız tarafından anlaşılması için, Platon’a dönmemiz gerekmektedir. Her fırsatta savunmasına giriştiğimiz “evrensel değer”lerin ne olduğunun evvela anlaşılabilmesi ve sonrasında anlatılabilmesi için, Platon’a dönülmesi gerekmektedir. O değerlerin canla başla savunulup yüceltildiği toplum ve topluluklarda farklı, yerel veya kişisel inanç ve değerlerin ayaklar altına alınmaması, görmezden gelinmemesi gerektiğinin anlaşılabilmesi için, Platon’a hızlı biçimde dönülmesi gerekmektedir. Geçelim hepsini, hakiki ve karşılığını gerçek hayatta bulan düşüncenin ne olması gerektiğinin anlaşılması için bir denek taşı niyetiyle bile olsa, Platon’a alçakgönüllülükle dönülmesi gerekmektedir. Dönülmesi icab eden bu Platon bir Yunan vatandaşı olarak Platon’la kısıtlı kalmaz; yirmi üç yüzyılı bulan bir düşünce geleneği olarak Batı’nın hızlı adımlarla geride bıraktığı, bize de hiç farkına vardırmadan geride bıraktırdığı, korkutucu bir heyulaya dönüştürdüğü o büyük ve kuşatıcı mimariyi ifade eder.